“Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana.”
Bu mısrayı okuduğumda tam 13 yaşımdaydım; bana kalırsa hayatın anlamını keşfetme yolculuğuna çıkmak için oldukça küçük bir yaş. Belki size göre değildir bilemem ama o mısrayı işittiğim günden beri düşündüğümü bilirim. Hâlâ bir cevabım yok ama sanırım zaten en büyük cevap da burada saklı: “Sürekli o cevabı bulabilme yolculuğu, yolun hiç bitmeyecek olması.”
İnsan; üzerinde tam anlamıyla hak sahibi olduğu şeyi; nefesi, ömrü, hayatı, yaşamı olabildiğine sahiplenerek yaşamalı bana kalırsa. Gerçek manada sahip olduğumuz tek hakkımız o; sonradan aldıklarımız ise bir hak iktisabı süreci. Satın aldığın, maliki olduğun şeylere bir gün haciz gelir kaybedersin ya da telef olur yitirirsin. Hatta bir gün o kadar despot bir yönetim gelir ki haklarına sahip olma hakkını dahi elinden alır ama yine de alamayacağı tek hakkın hayatındır. Ben bu yüzden, en büyük hak olması ve varlığımın gayesi, nedeni olduğu için hayatı bu yolda çok benimsedim.
“Neden varım?” sorusuna yıllardır cevap arıyoruz insanoğlu olarak. Aslında çetrefilli cevapların yanında görünen fakat ıskaladığımız bir cevap daha var: Yaşamak için varız. Tabii “yaşamak için varız” çok daha üstenci bir cevap; neticede bir insan sadece yaşamak için yaşamaz, hayatta kendine dair birtakım meşgaleler yaratır. Kimi ailesini geçindirmek, kimi aşkı bulabilmek, kimi çok para kazanmak, kimiyse de sadece göçüp gitmek için yaşar. Ne olursa olsun, suya kendini attığında onu yüzeye çıkaran, nefes almasını sağlayan şeyler vardır içinde: Yaşamaya dair olan inanç. İşte o inancı meşgalesi hâline getiren insan, bu hayattan mutlu mesut göç ederek giden insan olur.
Ben hayatın ne olduğunu ya da neden var olduğumu tam anlamıyla bilmiyorum, zaten bilsem insan olmazdım. Ama meşgalemin ne olması gerektiğini az çok kestirebiliyorum artık. Bu kestirme işi bana kalırsa yaştan bağımsız bir mesele; hatta toyken ayırdına varabileceğiniz bir mesele. Nerede çalışmak istiyorum, ne olmak istiyorum, insanlara nasıl dokunmak istiyorum, nasıl bir birey olmak istiyorum? Bunların hepsi daha hayat merhalemizin başında verdiğimiz cevaplardan ibaret bir bakıma. Ben de bu yüzden bunlara cevap arıyorum zaten; zamanında ve yaşında cevap vermem gereken şeylere.
Bulduğum birtakım cevapları sizle paylaşmama müsaade edin: Ben, yalnızca mülkiyet biriktirmek için vaktini harcayan o kalabalığa dahil olmak istemiyorum. Para, peşinden koşuldukça hayatın o samimi hazzını ve dizedeki “armağanın” paketini açma iştahını elimizden alıyor. Fakültede öğrendiğim bir kaidedir; mal sizinse tasarruf yetkisi de sizindir. Hayat sizin malınızsa onu dilediğinizce harcayabilirsiniz, ancak ben ömrümü bir patronun mesai saatlerine ya da rakamların soğukluğuna hibe etmeyeceğim. Benim meşgalem para değil; iyileştirmek ve güzelleştirmek üzerine kurulu. 19 yaşında, sessiz sakin bir yaşamın ve insanlara dokunabilmenin derdine düşmüş bir gencim sadece. Kendi küçük ve sıcak dünyamda, ömür denen bu kıymetli “zerzevatı” hakkıyla yaşayıp gitmek, en büyük planım.
Fakültede öğrendiğim başka bir şey ise hukukun, her daim güçlüye hizmet eden bir maşa olarak kullanılabilmesi. Bir tarafta gücü elinde tutanlar, diğer tarafta ise sesini duyuramayanlar olurmuş muhakkak. İşte bu yüzden benim yolum, o sessizliğin içinde bir yankı bulmak ve hayatına dokunulması gereken insanların yanında saf tutmakla anlam kazanıyor. Tabii bunlar kulağa çok büyük laflar gibi gelebilir; “Sen kimsin ki birinin hayatına dokunacaksın?” diye sorarım ben de kendime. Ben kimim ki? İyileştirme amacında olan ve iyileştirmek için çabalayan, çabalayacak olan birisi sadece. Sonucunda birisinin hayatına dokunabilirsem de ne âlâ…
Erişkin olup İstanbul’a geldiğimde yolum, bu iyileştirme derdinde olan birtakım insanla kesişti. Zamandan ve mekândan münezzehlermiş; Allah Allah, delirmişler herhalde! Bir de “Zamansız” diyorlarmış kendilerine. Dertlerimiz ortakmış tanımaya, tanışmaya değdiler demek ki o zaman zannımca. Zaten bu uzun yolu birlikte yürüdüğünüz, anlamlandırdığınız insanlar hep aynı derdi yüklendiğiniz insanlar değil midir? Zamansızın bir derdi varmış: Erdemli insanlar. Tek beylik laf eden ben değilmişim demek ki; Zamansız benden de efe çıktı, baksana sen şu işe!
Bu efe Zamansız, bugün üçüncü senesini geride bıraktığımız o gün bir araya gelmişler. Birtakım dertlerle yüklenmişler o gün: O bölgeye yardım ulaştırmak, bir bebeğin beze ulaşmasını sağlamak, bir anaya mont yetiştirmek, bir sokak canına mama uzatabilmek… Dertleri ortak insanlar, o kötü günler geçtikten sonra da bir araya gelmeye devam etmişler. Bir masa etrafında oturup saatlerce konuşmuşlar; “Peki bundan sonra ne yapmalı, oraya nasıl yardım eli uzatmalı?” diye. Ortaya da birden bu “Zamansız” çıkıvermiş işte.
Bizi bir arada tutan, bu zor zamanları birlikte aşmamızı sağlayan, bizi biz kılanın peşine düşmüşler. Hep var olan, bu köprüyü hep kurmuş olan değerlerin yani… 12. yüzyılda Anadolu’da, MÖ 3. yüzyılda Çin’de, 5. yüzyılda Bağdat’ta, 17. yüzyılda Avrupa’da bahsedilenlerin… Kadim olanın ve ebedi olanın derdine düşmüşler. Şimdi daha az efe geliyor “Zamansız” dedikleri; zamandan ve mekândan münezzeh olan. Onlar da benim hayatın anlamına ulaşma yolculuğum gibi aramaya devam ediyorlar. Gerçi neredeyse 2 senedir ben de onlarla arıyorum.
Deprem gibi bir afetle kenetlenen bu ekip, o bölgeye olan borcunu hâlâ üstünde taşıyor; borcunu ödemek için bir gün kolları sıvayacaktı nihayetinde. Deprem bölgesinde gençleri bir araya getirip tıpkı depremden önce olduğu gibi bir deneyim sunmak için onlara… Bir grup iyi insan bir araya gelip bir şeyler yaptı o bölgede; Hatay’da. Yetmez deyip bir de gençlerin sesini yükseltti. Bir rapor hazır ettiler.
Benim o bölgede duyup da 13 yaşıma döndüğüm bir an vardı. Depremden sonraki yaşam amacınız ne diye sorulduğunda; “O gece yaşamını kaybedip de eşlerinden, çocuklarından, ailesinden yitip giden insanlar için yaşıyorum. Ben yaşamımın değerini enkaz altında kalıp da yaşamaya çırpınan insanlardan aldım. Bana o gece tekrardan verilen hayata sahip çıkmak ve o insanlar için de yaşamak istiyorum artık,” demişti. On dokuz, bilemedin yirmili yaşlarında bir kız evladının ağzından dökülen bu sözcükler; ne bir felsefe kitabında ne de bir ermişte bulamayacağınız türden bir cevaptı. 13 yaşındaki çocuk geldi gözlerimin önüne. İlk defa bu kadar yakın hissetti o mısraya: “Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana.”
Depremin üçüncü senesindeyiz; geri getiremeyeceğimiz nice canımızı yitirdik. Onlarca aile artık neşesini kaybetti, ölüm o gece her haneyi yokladı. Kalanlar ise canını bulduğuna sevinirken cananından olmuş; yıllardır dişinden tırnağından arttırıp biriktirdiği ne varsa kaybetmişti. Yemek yesen yenmez, su içsen susuzluğunu kandırmaz. Nasıl atlatılır ki böylesine bir gece? Güneş doğmuş ama insanlar hâlâ geceyi yaşıyor… Üstünden koskoca üç sene geçti; bizler belki de çoktan unuttuk yaşananları fakat o bölge her uyandığı gün o geceyi yaşamaya devam ediyor. Kahvaltısını hazır edecek bir annesi olmadığını hatırladığında yahut işten yorgun gelip “Çoraplarımı çekiversene evlat,” diyen bir babası olmadığını her sabah, her akşam hatırladığında… Yol, ancak yanınızda yürüyen insanlar varsa çekilebilir olur. O insanlar o gün hayattaki yol arkadaşlarını yitirdiler ve bunu hiçbir gün unutamaz ve unutamayacaklar.
Size iki çift lafım var. Kendinden büyük laflar eden bir had bilmez olarak söylüyorum ki: Oradaki insanlar umudu yeşertmiş olsa dahi onu filizlendirmek bizim boynumuzun borcu. Bu defa da aciz birisi olarak söylüyorum ki: Ne olur sadece 6 Şubat’tan 6 Şubat’a orayı hatırladığımız bir yer olmasın. Orası belki de tam anlamıyla eski hâline gelemeyecek ama güzelleştirebildiğimiz kadar güzelleştirelim, ne olursunuz. Hatta bir daha böyle afetler yaşamamak için öyle erdemli mimarlar, mühendisler, inşaatçılar, politikacılar, müteahhitler, hukukçular yetiştirelim ki yaşamayalım bir daha böyle bir acıyı.
13 yaşındaki çocuğun o günden beri fark edip ifade etmeye çalıştığı gibi: Hayatta paradan da üstün değerlerin var olduğuna; hayatın asıl bu değerlerin peşinde koşarak geçirilmesi gerektiğine; birisine dokunmanın ve iyileştirmenin ne denli besleyici olduğuna; bizi meşgul edecek meşgalelerin bu türden meşgaleler olması gerektiğine ve en önemlisi, hayattaki bu dosdoğru yolunuzdan sizi ayırmayacak erdemlere sahip olmaya… Benim 13 yaşımdan beri aradığım cevaplar, bu türden cevaplar olsa gerek. Ben bu cevapları 17 Ekim’de Hatay’da pekiştirdim.
Tüm 6 Şubat şehitlerine, afetzedelere ve kalbi hâlâ o bölgeyle atan insanlara saygılarımla…
Yunus Şahin
Kalbi hala o bölgede atan bir insan, bir Zamansız.

