Zamansız Zirve ’25 | Hatay 

Hatay,

Umut nedir? Her şeyini kaybettikten sonra bile hayata bağlanmanı sağlayan tek ışık mı? Sadece karanlıkta ortaya çıkan bir parıltı mı? İsyan etmeyip kendini teslim ettiğin bir inanç mı? Mücadele gücüne sıkıca tutunup tekrardan yola çıkmak mı? Yeniden ayağa kalkma çabası, kışkırtıcı bir delilik mi, bir avuntu yoksa bir çılgınlık mı?

17 Ekim’de Zamansız ekibi olarak Hatay’daydık. Zirve bahane; Hataylı gençlerle yan yana olmak için uydurduğumuz bir müessese o sadece. Bir araç, ondan fazlası değil. Mevzu ondan da derin: Mevzu gençler ve tutundukları umut, bize verdikleri inanç. Yaptığımız odak grup çalışmasında hoca bir soru sordu: “Umudu bir metafora benzetseniz, neye benzetirdiniz?”

Bir öğrenci yanıtladı: “O gece hayatımda geçirdiğim en uzun geceydi. Hatta hiç bitmeyecek sanmıştım. Güneş şafağı yardığında ve aydınlık yüzünü bize gösterdiğinde, gece her ne kadar uzun sürmüş olsa da yerini gündüze bırakmıştı. O sabah doğan güneş bizim umudumuz olmuştu. Benim umudum o güneşti.”

Düşünsenize; yakınlarınızı, evinizi barkınızı, eşinizi dostunuzu kaybetmişsiniz. Belki enkaz altında, belki de evinizin kâğıt haline döndüğü bir apartmanın üzerinde kalmışsınız—şanslıysanız tabii—ve yine de o doğan güneş size umut olmuş. İnsanlığımdan ve umutsuzluğumdan utandım. Sabah Zirveye giderken, konteynerde kaldığım için duş alamadım. Yüzümü asıp oflayıp pofluyordum. O an öğrenciyi duyunca utandım. Kendimden utandım. Sabah doğan güneşe şükreden birisi karşımda konuşurken, şükürsüzlüğümden utandım.

Hayatları artık harap bitap halde, mutsuzdurlar diye düşündüğünüz bir bölgeden bir öğrenci çıkıp “Artık ertelemiyorum, bir şey mi yapmak istiyorum hemen yapıyorum. Yarınımı bilmiyorum ve yarına bırakmadan yaşıyorum. Anın keyfini çıkarıyorum. İçtiğim kahvenin tadını hissederek ve hazzını alarak içiyorum artık,” diyor. Düşünsenize, kim hangi yaşında bu farkındalığa ulaşmış? Depremi bir bahane değil, bir felsefe haline getirmişler. Bizim bahanelerimizden ve mutsuzluklarımızdan ördüğümüz şatolarımızın ardından güçlü bir top atışı: BAM. Nasıl bahaneye sığınabilirsin ki artık? O şaton çoktan yıkıldı, Bahane Efendi. Daha bahane yok. O Hataylı, hayatında bu denli bir farkındalıkla devam ederken senin kendine uydurabileceğin bir bahanen yok.

Sorumlu da hissediyorlar kendilerini: “O enkazın altında kalıp da hayatlarını kaybedenler için, yaşamak isteyip de yaşayamayanlar için yaşıyorum.” Kendi üstlerine hayatımda görüp duyduğum en büyük sorumluluğu alarak yaşıyorlar: “Başkası adına yaşamak.” Devlet yönetmekten, savaş komuta etmekten, atom araştırması yapmaktan, büyük bir şirketin başı olmaktan da büyük bir sorumluluk.

Zamansız’da sürekli tekrar ettiğimiz bir kelime:“Öğreşme”. Kişilerin karşılıklı olarak birbirlerine bir şeyler öğretmesi…

Biz Hatay’daki gençlerden umudu, metaneti, sabrı, insanlığı, sorumluluğu, şükrü, dayanışmayı ve nicelerini öğrendik. İnsanlığı ve sevgiyi anımsadık. Kendi yarasını, üniversitedeki kulübüyle köy okullarına yardım götürdüğünde saran birinden anımsadık: “Benim yaram, başkasının yarasına iyi geldiğinde sarılıyor.” Biz o genç sayesinde dayanışmanın ne demek olduğunu anımsadık. Biz orada öğreştik.

Onlar var güçleriyle ayağa kalkmaya çabalıyorlar. Hayatı kaçırdıklarını da düşünüyorlar. Çünkü yaşıtlarının sınırsız sayıda katılabileceği konser, etkinlik, eğlence varken, onlar birkaç saat yol çekip gittikleri, elektriklerin konser anında kesildiği ve üstüne üstlük yağmurun yağdığı konserlere sevinmek durumunda kalıyorlar. Ve bir kez daha yüzümüze tokat atıp çok eğlendiklerini ve iyi ki gittiklerini söylüyorlar. Ne büyük bir şükür. Şükrü de anımsadık tekrardan.

Orada binalar ve hastaneler günün birinde mutlaka tamamlanacak, deprem bölgesi tekrardan ayağa kalkacak. Belki de her şey eskisinden de iyi olacak. Onlar da bunun farkında ve konteynerlerde ya da suyun sürekli kesildiği yurtlarda kalsalar dahi acele etmiyor, endişelenmiyorlar. Sadece gençliklerini kaçırmak istemiyorlar. “Ben tam lise sondayken, annem dışarı çıkmama yavaş yavaş izin vermişken oldu deprem. Tam en özgür olup sosyalleşebileceğim zamanda anlayacağınız. Şimdi şehirde dışarı çıkıp sosyalleşebileceğim alanlardan birçoğu gitti. Ben depremi tekrardan anımsayarak yaşamak değil, deprem nedeniyle kaybolmasını istemediğim gençliğimi yaşamak ve sosyalleşmek istiyorum,” diyen bir öğrencinin de söylediğinden yola çıkarak. Biz onlara sosyalleşebilecekleri alanları sağlamak zorundayız, eğer oraları dert ediniyorsak tabii.

Biz topluluklara, derneklere, vakıflara, kuruluşlara—artık her ne ise adımız—bina ya da yardım yapmanın yanı sıra, mutlaka oradaki insanlara depremden önceki hayatlarını vermek zorundayız. Herkes yardım iletiyor, oysa işin arka planına kimse bakmıyor. Eğer azıcık o bölgeye karşı kendimizi sorumlu hissediyorsak, orada gençliği yeniden yükseltmemiz gerekiyor. Yeter ki biz o bölgenin gençlerini ve insanlarını unutmayalım, gerisi çorap söküğü…

Biz 17 Ekim’de o bölgenin buna ihtiyacı olduğunu gördük. Gelin birlikte yürüyelim bu yolu. İstanbul bir hafta sonunda etkinliksiz kalsın. Yeter ki oradaki insanların ve gençlerin umutlarını yeşertelim.

Umudu sormuştum size en başta, şimdi hatırladım. Umut, Hatay’mış.